08 Aralık 2009 Salı
04 Aralık 2009 Cuma
SU AYISI
Yaa çok komik bir yaratık bu...
Water-BearThese tiny, caterpillar-like creatures are some of the most amazin creatures in existence. They can live practically anywhere, from hot springs to arctic regions. More amazingly, these things can enter a cryonic state that makes them almost impervious to environmental hazards. They can briefly survive temperatures of over 150 degrees Celsius as well as near-absolute zero temperatures. They can withstand massive pressures, radiation, and even the deadly vacuum of space. Their metabolism also grinds to a near halt. They are most frequently found on mosses, lichens, and other damp places.
02 Aralık 2009 Çarşamba
MELEZLEME


Sabah bilgisayarımı gereksiz dosyalardan arındırırken, Arnavutköy'deki eski evimizim arkasındaki otoparkı koruyan köpeğin (Kral'dı sanırım adı) fotoğrafına rastladım. Tuhaf (ama şirin) bir varlık olduğundan çekmiştim. Kuzu-köpek arası bir şeydi. Onu görünce bir anda iki gün önce okuduğum Kafka'nın Melezleme adlı kısa hikayesini hatırladım. Aslında Melezleme'de bahsi geçen kuzu-kedi arası bir mahlukat ama olsun. Okurken sürekli neye benzediğini kafamda canlandırmaya çalışmıştım, meğer canlı örneğini görmüşüm.
26 Kasım 2009 Perşembe
Babannem
Yarın Babannemi görmeye Ankara'ya gidiyorum. Yukarıda gördüğünüz zarif insan Fikret Ergün, yanında telefonuna sarılmış, kendisine hayranlıkla bakan şahıs ise yıllar önceki ben. Babannemle çok özel bir ilişkim var. Tam 4 yılımı Ankara'da üniversitede okurken onunla geçirdim. Beraber baş başa yaşadık. Kendini yoruyor diye kızmama rağmen, her sabah kalkar bana portakal suyu sıkar, akşam okuldan döndüğümde akşam yemeğimi hazırlamış bekliyor olurdu. Ona annem ve babama dahi anlatmadığım bir çok şeyi anlatırdım, hala da anlatırım. Tüm zarafeti bir yana, tanıyabileceğiniz en esprili insanlardan biridir; hiç beklemediğiniz anda hayatınızda duymadığınız komik ve küfürlü deyimler kullanmakta üstüne yoktur. Bunu okursa bana çok kızacak ama en çok da birine kızınca "pis mendebur!" demesine bayılıyorum (özellikle de beni üzen şahıslara).
Babannemin gerçekten de filmlere layık bir hayat hikayesi var. Babası elçilikte çalıştığı için Bulgaristan, Filibe'de doğmuş. Ancak 4-5 yaşlarındayken babası ölmüş. Annesi ve üç kız kardeş orada yaşamaya devam etmişler. Bulgarca konuşmayı artık pek hatırlamıyor, ama küçükken Bulgarca ninniler söylerdi bana. Bir kaç yıl sonra ablası evlenerek İstanbul'a taşınmış. Talihsizlik peşlerini bırakmamış ve babannem 12 yaşındayken annesini de kaybetmiş. Filibe'de komşuları dışında hiçbir akraba ya da yakınları olmadığından bir başlarına kalmışlar iki kardeş. Tek bildikleri ablalarının İstanbul'da Beşiktaş'ta oturduğu, koskoca Beşiktaş... Komşuları onları bir trene bindirip, İstanbul'a göndermişler. Üzüntü ve korku bir arada, iki küçük kız ellerinde herhangi bir adres olmaksızın, trenden inip taksiye binerek Beşiktaş'a gideceğiz demişler. Ve sonunda beklenen mucizevi şans onlara da uğramış. Yolda giderken ablalarının kocasını görmüşler! Biliyorum gerçek olamayacak kadar büyük bir tesadüf ama hayatlarının genel çizgisine bakınca başlarına gelenler zaten gerçek olamayacak kadar...
Bu hikaye daha çok uzar ama mutlu sonda bırakmak istiyorum.
Babanneme kavuşup, orta şekerli kahvelerimizi hazırlayıp, sohbet etmeyi, dedikodu yapıp, fallarımıza bakmaya, "pis mendebur!" deyip gülmeyi, dört gözle bekliyorum.
20 Kasım 2009 Cuma
Sarayda Yaşamak

İki hafta önce Topkapı Sarayı'na gittim. Uzun zaman olmuştu içini gezmeyeli. Tepede güneş, yanımda arkadaşlarım, boynumda holgam... Alın size çektiğim bir kaç kare. En sevdiğim köşesiyse, ilk fotoğrafta ki, balkondan görülen havuzlu, antik sütunların dizildiği bahçe oldu. Öyle gizli bir arka bahçem olsun isterdim, o havuzda yüzmek...
06 Kasım 2009 Cuma
23 Ekim 2009 Cuma
Yeni aşkım: ANAİS NIN

Anais Nin'in günlüklerinden 4. volümü (1944-1947) okuyorum. Henüz bitirmedim ama en sevdiğim kitaplar arasına girdi bile; bitsin istemiyorum. Nin olaydan çok çevresindeki insanların karakterleri ve onlarla olan iletişimi, ilişkisi üzerine odaklanıyor.
Ve sabah okurken bir anda dank etti bu günlüğe niye bu kadar vurulduğum; herhangi bir olaylar zinciri olmadığından, sonrasında ne olacak ya da daha önce ne olmuş gibi bir beklenti yok. Sadece o anda anlattığı insana, kavrama odaklanıyorsun. Tümüyle 'an'a kitleniyorsun. Ve anladım ki zamansızlık büyük bir özgürlük ve alışık olmadığım, büyüsüne kapıldığım bir his.
"Character is timless. Ageless. We live back and forth in the past, or in present, or in the future. With the young, one lives in the future. I prefer that. Changes occur constantly according to the vision, image, or myth which possesses one. We do not grow absolutely, chronologically. We grow sometimes in one dimension, and not in another, unevenly. We grow partially . We are relative. We are mature in one realm, childish in another. The past, present, and future mingle and pull us backward, forward, or fix us in the present. We are made up of layers, cells, constellations. We never discard our childhood. We never escape it completely. We relieve fragments of it through others. We live buried layers through layers. We live through others' projections of the unlived selves." s. 143
Ayrıca oldukça ilginç bir hayatı var. Viki'den bu paragraf bir ipucu verebilir mesela:
"Uzun yıllar Anaïs Nin aynı anda iki kişiyle evli kalmıştır. Bir sanatçı ve bankacı olan ilk kocası Hugh Guiler ile 1923'de evlenmiştir. 1955 yılında Guiler ile evliliği sürerken evlendiği Rupert Pole ise bir orman memuruydu. Her iki adam da Nin'in ikili yaşantısından bihaberdi ve 1977'de Nin'in ölümüne kadar tanışmamışlardı. 1985 yılında Hugh Guiler'in ölümünden sonra Nin'in günlükleri Rupert Pole'un izniyle eksiksiz halleriyle yayımlanmıştır."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






