09 Temmuz 2009 Perşembe

Pek Yönlü Jason Schwartzman

Jason Schwartzman'ı aktörler arasında her zaman farklı bir kategoriye koyarım; genelde mainstream'ın biraz dışına çıkan seçimler yapmasıyla taktirimi kazanmıştır (Marie Antoinette ve The Royal Tennenbaums gibi). Biraz önce de Davy adında bir albüm çıkardığını keşfedince daha da bir kanım kaynadı. Bir kaç şarkısını dinledim -hatta bilgisayarınızın sesi açıksa şu an arka fonda bir şarkısını dinlemektesiniz- bir pazar sabahı ve araba yolculuğu esnasında dinlemek için fena bir albüm değil. Buyrun burdan da dinleyebilirsiniz.

08 Temmuz 2009 Çarşamba

bak bu da fena diil.. idil.. diil.. idil.

I got buttons bursting in the air
I got apple orchards everywhere
I got grapes swinging from the vine
Swinging in a line, lined up in the sunshine

I'm on time, fresh, fast
A sweetheart, I'll watch your back
I'm all swing, a swing from the shoestrings
Right or wrong, to me it's the same thing
You, especially, you, especially, you, especially
You have my loyalty
You in wartime, love, peace
I need to walk you down the street
I'm right here, I'll watch your back
In case the wind blows off your hat

You - you're on time
Your eyes are like diamond mine
Deep and bright inside

I got buttons bursting in the air
I got apple orchards everywhere
I got grapes, swinging from the vine
Swinging in a line, lined up in the sunshine

I got buttons bursting in the air
Ideas run fingers through my hair
And my shoes are ready to move,
My shoes are ready to move...
Swing it low, swing it low, swing it low low low
Swing it low, swing it low, swing it low low low...

SWING IT LOW
MORPHINE

sexiest song ever

Sitting here wishing on a cement floor
Just wishing that I had just something you wore
I put it on when I go lonely
Will you take off your dress and send it to me?

I miss your kissing and I miss your head
And a letter in your writing doesn't mean you're not dead
Just run outside in the desert heat
Make your dress all wet and send it to me

I miss your soup and I miss your bread
And a letter in your writing doesn't mean you're not dead
So spill your breakfast and drip your wine
Just wear that dress when you dine

D - A - V - I - D

Sitting here wishing on a cement floor
Just wishing that I had just something you wore
So bloody your hands on a cactus tree
Wipe it on your dress and send it to me

Sitting here wishing on a cement floor
Just wishing that I had just something you wore

DAVID BOWIE CACTUS

dontujustwannarunawayfromitallsometimes

01 Temmuz 2009 Çarşamba

MJ

Yaklaşık bir haftadır en çok gündemde olan konu Michael Jackson herhalde. Bana da "eh senden Michael Jackson hakkında okkalı bir yazı bekliyorum blog'unda" denildi. Zaten takip ettiğim tüm blog'larda bahsi geçtiğini görünce sanki ben de hakkında yazmak zorundaymışım gibi hissettim. Herkes ah vah nasıl olur diye büyük üzüntü içindeyken, ben yeterince üzülmedim, etkilenmedim galiba diye içten içe bir suçluluk duygusu içerisindeydim. Sanırım büyük bir MJ hayranı olmadığım için. Şarkılarını bilmeme ve bir çoğunu ara ara bağıra çağıra söylememe rağmen hiçbir albümünü almışlığım yok mesela. (Lütfen beni kınamayınız.)

Michael Jackson'a karşı karışık ve çelişkili hisler içerisindeyim. Bir yandan kendisi hayattayken çocuk tacizleri, balkonlardan bebek sallandırmaları yüzünden "sapık", "tuhaf", "uzaylı" adam dediğim çok oldu. Ancak bir yandan da, şu ara özellikle bu konu üzerine daha fazla düşündükçe, cidden üzülüyorum onun için. 6 yaşından beri dünya yıldızı. Bu bir çocuk üstünde kurulan ne kadar büyük bir baskı, büyük bir sorumluluk. Tüm hayatı boyunca "normal" biri olmaya hakkı olmamış. Bu hayatı kendi seçememiş, babası empoze etmiş. Ayrıca babasının da çok agresif ve katı olduğu biliniyor, hatta dövüyormuş. Geçen gazetede okudum; kankası Uri Geller sormuş bir gün niye sürekli görünüşünle oynayıp değiştiriyorsun diye. "Çünkü babama benzemek istemiyorum" demiş.

Gerçekten tez konusu olacak bir kişilik. Ne siyah ne beyaz, ne kadın ne erkek, ne çocuk ne yetişkin. Ben vaktinde sesi bozulmasın, değişmesin diye hadım edildiğinden bile şüpheleniyorum. Hatta geçenlerde anneme söyledim bu düşüncemi o da olabilir çünkü çocuklarım dediklerinin hepsi bembeyaz ve sapsarı dedi. Bu nasıl olabilir ki? Uzman değilim ama bildiğim kadarıyla zenci genleri her zaman daha baskındır. Bir de şunu konuştuk, niye tek yakın dostları Lisa Minelli ve Elizabeth Taylor? Çünkü onlar da çocukluktan yıldız olan mağdurlar.

Dün gece bir arkadaşla konuşuyordum, kendisi şöyle bir yorum yaptı ve bir anda dank etti. Dedi ki: "Dejenerasyon Michael Jackson'la başladı." Ne kadar doğru bir saptama. Michael Jackson'dan sonra bir anda bir sürü çocuk yıldızı doğdu ve bugün hala Britney Spears, Lindsay Lohan gibi örneklerini görüyoruz. Hepsi kimlik kargaşası içerisindeler. Her biri bir tüketim objesi haline getiriliyor ve tüm medya ve halk tarafından gaddarca tüketiliyor. Dolayısıyla onları davranışları yüzünden yargılamaya hakkımız var mı aslında? İşte bunun cevabı da benim için bir çelişki.

Neyse sanırım çok iç karartıcı bir yazı oldu, bu yüzden Michael'la ilgili bir anımı anlatarak bitireyim. Ortaokuldayken bir gün yaklaşık 10 öğrenci çağrılarak şöyle dendi: "Michael Jackson'u havalanında karşılayıp şarkı söyleyeceksiniz". Çığlıklar atarak sevinçten, heyecandan bayılmak üzereydik tabii. Sözleri Rana Pirinçioğlu'na, bestesi Fahir Atakoğlu'na ait iki parça söyleyecektik konserine davetiye karşılığında. Günlerce Fahir Atakoğlu yönetiminde stüdyosunda çalıştık. Yalnız şunu söylemeliyim Rana Hanım'a saygısızlık etmek istemem ama hayatımda duyduğum ennnnn "cheesy" (kıro kitsch mi desem ne desem) sözlere sahipti parçalar. Hatırladığım kadarıyle şöyleydi sözleri.

"Merhaba to a superstar, to a person with a vision. Merhabaaa to a friend, Merhabaaa.
From a land of history, Merhabaa to youuu.
We're the children of this land and the futuuure depends on weeee. ("we" ne demek yaa nasıl bir gramerdir.)
Merhaba, merhaba, merhaba to youu.
Merhaba, merhaba, welcome to Turkeeey merhabaaaa!"

Diğeri daha dramatik ve feyyylesofça:

"We're living in a world of pain, let us not be the ones to blame.
With you we can strive in the light, if you promise tomorrows bright.
Keep on dancing, keep on singing, keep on carrying the message through.
Keep on dancing, keep on singing, 'cause Michael it's only you we all adore."

Neyse gittik VIP salonunda herbirimizin üzerinde bir harf olaraktan W-E-L-C-O-M-E-Michael Jackson- (demek ki 8 kişiymişiz) tişörtlerimizi giymiş bekliyoruz. Sonra bir anda Michael giriverdi odaya. Size yemin ederim ki ilk başta odaya girenin MJ'in dev kartondan bir mankeni olduğunu sandım. O kadar ince ve gerçeküstü bir görünüşü vardı ki. Neyse hemen başladık söylemeye. İlk şarkı sonrasında badigard hadi gidelim işareti yaptı (herhalde bu işkenceye tahammül edemeyecekti daha fazla) ama Michael'cığım hayır diğerini de dinleyelim dedi. Biz yine yürekler ağızda söyledik ikinci parçamızı da. Hepimize adeta fısıldayan bir sesle "Thank you, thank you" dedi ve ayrıldı. Meğer sonradan öğrendik ki sesi kısılmış ve belki hatırlarsınız konseri iptal etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra tekrar gelmişti, ben de davetiye geçerli olmadığından gidemediğimle kalmıştım.

-FIN-

30 Haziran 2009 Salı

BERLIN...afilmbyjulianschnabel

Lou Reed hakkında bir film çekilmiş meğer 2007'de. Yönetmen, aynı zamanda ressam olan ve sanat dünyasında oldukça tanınan Julian Schnabel. Türkiye'de gösterildi mi gösterilecek mi haberim yok, ama belki Beşiktaş Çarşısı'ndan bulunabilir.

Lou Reed recorded the album Berlin in 1973. It was a commercial failure. Over the next 33 years, he never performed the album live. For five nights in December 2006 at St. Ann's Warehouse Brooklyn, Lou Reed performed his masterwork about love's dark sisters; jealousy, rage and loss. -Julian Schnabel

Staging Berlin has been discussed for over 30 years and in December of 2006 it became a reality. Berlin was said to be one of the most depressing albums ever made and as it was brought to life it was far from dismal. Using the divided city of Berlin as its backdrop the story of Caroline and her lovers is told through the emotive and provocative words of Lou Reed.

With performers like Fernando Saunders, Antony, Steve Hunter, Rob Wassermann, Rupert Christie and Sharon Jones, a seven piece orchestra and the Brooklyn Youth Chorus all working to create a captivating and enveloping world, Lou Reed is able to take the audience with him as he bares witness to Caroline's self-destruction. Julian's set design create the backdrop of a hotel with greenish walls and with Lola Schnabel's films displaying the beauty and tragedy of the narrator's leading lady (played by Emmanuelle Seigner) the experience is devastating and beautiful.


Ayrıca Berlin albümü hakkında şöyle bir yazıya rastladım.

25 Haziran 2009 Perşembe

"TÖVBEKARLAR YARIŞIYOR"

Yok artık dedirten haber. Mide bulandırıcı hallere geldi artık televizyon dünyası...

24 Haziran 2009 Çarşamba

Smells Like High School

Ohhh sabah sabah Nirvana dinliyorum, beynimdeki tüm hücreler sarsılaraktan uyandı. Haşin bir enerjiyle dolup taştım.

Liseden en yakınım Duygu feyzbuka eski fotolar yüklemiş, kardeşi (ve biricik arkadaşım Öykü) şu yanda gördüğünüz 'grunge' hırkamı hatırlayıp çok sevdiğini belirtmiş. Grunge denince aklıma geldi de dinliyorum. O sıralarda Kurt Cobain'ın kız modeli olarak dolanıyorduk tabii ortalarda. Uzun, paspal, yere bastığında "plönk" diye ses çıkaran botlar giyilir, bağcıklar bağlanmaz, bileklere dolanıp düğüm atılır. Bol, uzun ve tırnaklara kadar kolları uzanan hırkalar giyilir; pantalonlar bol, tercihen kalın fitilli kadife ve hatta bazen babanın pantalonu (açık kahve kadife pantalonuna tapar ve üstünde boya lekeleri olmasına rağmen giyerdim) giyilir. Ha bir de babanın oduncu gömleklerine de sulanılır. Sonracığıma saçlar taranmaz ve hatta (evet bunu ilk defa itiraf edeceğim) dağınık gözüksün diye zig-zag şeklinde ortadan ayrılır. Tırnaklar bilimum renklere boyanır bazense sadece bir kaç tırnak boyanır. Bilekler, boyunlar deriler ve boncuklarla donatılır. Kulakların tekine uzun tekine minik küpe takılır, hatta bir kulağa birden fazla delik delinir ve akabinde sokaktan alınan dandik küpeler takıldığından kulak iltihap kapar ve yara bere içinde olunmasına rağmen küpeler takılmaya devam edilir. Kıyafetlerimi hatırlamaya çalışırken bir de şunu farkettim; hayatımın her döneminde -sanırım 3 yaşımdan beri- dolabımda nerdeyse her zaman kırmızı beyaz çizgili tshirt/sweatshirt oldu. Farkında olarak yaptığım bir şey değil. Neyse bu da öylesine bir anekdot.

Sanırım vardığım nokta şu (ki bu post'a başlarken amacım sadece Nirvana dinlemek iyi geldi demekti) "umursamaz görünüş" de çaba gerektiren bir tarz, tersini söyleyen pek de dürüst değil nacizane fikrimce.
Evet, Lithium'la başlayan post'um All Apologies'le bitti böylece...